|
VERDA
|
 |
« : Şubat 13, 2009, 14:01:08 » |
|
Toplum olarak adalet kavramını yıllardır yanlış kullanıyoruz. Çocuklarımızı eğitim çağına gelmeden önce adaletsizlikle eğitiyoruz. Okula başladığında ise öğretmeninden adaletsiz davranmasını bekliyoruz. Çocuk büyüdükçe ayrıcalıklı bir kimlik oluşturmaya başlıyor ve toplumda kendini ayrıcalıklı bir konumda görmeye başlıyor. Makam ve mevki sahibi olduktan sonrada bu ayrıcalığını kökleştirerek astlarına adaletsiz davranmaya başlıyor. Herkes adaletsizlikten yakınıyor. Hem adalet mekanizmasının başında olanlar, hem de adaletsizliğe uğradığını düşünen en alt tabakadaki insanlar… Eğitemiyoruz! Sistemlerimiz buna müsait değil. Adalet duygularımız elimizden alınmış. Adaleti adaletsizlik üzerine temellendirmişiz. Çoğu insanda bu durumdan memnun. Eğitmeliyiz! Ama nasıl? İşte bu sorunun cevabını bulmalıyız. Adalet kavramı; temelde hukuk kurallarına uygunluğu kapsar. İnsanların toplum içindeki davranışlarıyla ilgili olduğundan da, ahlak ve din kurallarıyla da ilişkilidir. Kutsal kitapların hepsinde adalete ve adil olmaya ilişkin bölümler bulunur. Platon’a göre adalet en yüce erdemlerden biri, insanın ve devletin temel davranış kuralıdır. Aristoteles’in hareket noktasını ise eşitlik kavramı oluşturur. Günümüzde adalet kavramı sosyal adaleti de kapsamaktadır. Adalet kavramının tarihi gelişimine kısaca baktığımızda, üç önemli kavram ortaya çıkıyor. Erdem, İnsan ve Eşitlik. Daha dar anlamda konuya bakacak olursak, çocukları eğitirken erdem, adalet ve eşitlik uygulaması biz eğitimcileri ilgilendiriyor. Eğitimciler olarak bizlere düşen görev, bizlere emanet edilen çocukları en iyi şekilde yetiştirmektir. Bu işlemi yaparken dikkat etmemiz gereken önemli noktalar vardır. Sınıfta öğretmen adalet terazisini çok iyi tartmalıdır. Her öğrenci, adil olmayı öğrenecek uygulamaları öğretmenden görerek modeller. Çünkü çocukların öğrenmedeki en önemli modeli öğretmendir ve onun sınıf içi uygulamalarıdır.(Çocuklar için öğretmen her şeydir.) Yapılan bir araştırmaya göre insanlar öğrendikleri şeylerin % 95’ini modelleyerek öğrenmektedirler. Bu modellemenin en hızlı olduğu dönem ise eğitimin ilk yıllarıdır. Bu yüzden öğretmen, adalet terazisini çok çok iyi tartmalı ve denge çubuğu şaşmamalıdır. Örneğin: bir öğretmen sınıfta Ahmet’in yaptığı bir davranışa farklı tepki, Ali’nin yaptığı aynı davranışa farklı bir tepki gösterdiğinde, haksızlığa uğradığını düşünen çocuk, ömrünün sonuna kadar bu farklı uygulamayı beynine kazır. Kendiside ileriki yaşamında, benzer durumlarla karşılaştığında farklı uygulamalar göstermeye başlar. Yaşadığım bir olayı burada örneklendirmek istiyorum. Öğretmen sınıfındaki öğrencileri farklı sınıflara ayırmış. Tembeller, çalışkanlar, memur çocukları, doktor çocukları, esnaf çocukları vs. Sınıfta sorduğu soruların cevaplarını sosyo-ekonomik düzeyi yüksek olan ve çalışkan diye tabir ettiği çocuklara cevaplattırmış ve diğer çocuklara söz hakkı tanımamıştı. Özel bir durumdan dolayı öğretmen beş hafta kadar sınıfını başka bir öğretmene devretti. Yeni öğretmen, sınıfta sorduğu sorular karşısında öğrencilerin tavırlarını görünce şok olduğunu belirtti. Sınıfta sindirilmiş (tembeller) öğrencilere cevap hakkı tanıdığında diğer, öğrenciler hep bir ağızdan o bilmez öğretmenim, diyerek olaya müdahale ediyor ve öğrencilerin soruyu cevaplamasına engel oluyorlardı. Dolayısıyla sınıfta ayırım vardı ve önceki öğretmenin uygulamaları sınıfta ayırımcılık yaratmıştı. Yeni öğretmen ne yapabilirim sorusuyla görüş istiyordu. El ele verdik. Birlikte sınıfa girdik. İşlenen dersler esnasında, öğrencilere sorular sorduk. O bilmez öğretmenim tepkilerine karşı, neden arkadaşına böyle davranıyorsun? Sen de her şeyi bilemezsin. Ben de öğretmen olarak her şeyi bilemem, tavırlarını ortaya koyduk. Zaman zaman bu tavrı sergileyen öğrencilere yapamayacakları sorular sorduk. Bak sen de bilemiyorsun ama arkadaşınla alay ediyorsun bu güzel bir davranış mı? gibi uygulamalar yaptık. Bunun yanında zaman zaman da öğrencilerin bizlere sordukları soruları, çocuklar bu soruyu ben de bilmiyorum, bir araştıralım sonra sınıfta tartışalım yaklaşımı sergiledik. Öğrencilere bakın bizimde bilemeyeceğimiz şeyler çıkıyor mesajını verdik. Sınıfta adalet duygusunu pekiştirmeye çalıştık. Birkaç hafta sonra sınıfta ayırım kalmadı ve her öğrenci derse canla başla iştirak etti. Diğer öğretmenler ise olanlar karşısında hayretlerini saklayamadılar. O tembel çocuklar gitmiş, yerine özgüveni gelmiş, çalışan, saygılı, arkadaşlarının haklarını koruyan, kendi haklarını da çiğnetmeyen öğrenciler gelmişti. Sınıfın eski öğretmeni görevine tekrar başladı. Bir hafta sonra idare bizleri çağırarak siz bu sınıfa ne yaptınız!!! veliler gelip sınıfı sizin devralmanız için bastırıyorlar diyerek epeyce fırçaladılar. Bazı velilerin ifadeleri ise şöyle imiş. Benim çocuğum eve geldiğinde çantasını atar, sabah olunca da tekrar okulun yolunu tutardı, okulda ne yaptın sorusunu ise bağıra çağıra cevaplar yada sessiz kalırdı. Ama şimdi eve gelince, hemen derslerinin başına geçiyor ve yarın öğretmenim bana soru sorar. Sorduğu soruyu bilmeliyim diyerek, yemek bile yemeden derslerinin başına geçiyor. Biz bu öğretmeni istiyoruz taleplerinde bulunmuşlar. Bu talepler karşısında idare zor duruma düşmüş ve fırçayı biz yemiştik. Çünkü önceki öğretmen iyi öğretmen imajıyla bayağı bir şöhret bulmuştu. Şimdi ise bu imaj yerle bir olmuş idare ise zor duruma düşmüştü. Velilerin olumlu tepkileri ise bizlere gurur vermişti. Sevgili eğitimci arkadaşlar, bizim burada yaptığımız şey çok basit bir adalet uygulaması idi. Her çocuk bizim için önemli ve değerliydi. Sınıfta adalet olgusunu tesis ettiğinizde başarının ve saygının kendiliğinden geldiğini gözlemledik. Çocuklarda adalet olgusu siz değerli eğitimcilerin her ortamda yapacakları olumlu modellerle yerleşir ve gelişir. Aksi durumda ise adaletin kaybolduğu yerde her şey kaybolur, keşmekeş ve kargaşa alır başını gider. En büyük sorumluluğun biz eğitimcilerde olduğunu unutmayalım. Eğitimciler olarak bizlerin her ortamda adaletli olması dileğiyle…
Halil İbrahim ÖZKAN Rehberlik ve Psikolojik Danışman
|