HIRSIZA BAĞ BEKLETİLMEZ
Kökü tarihin en derinlerinde olan milletlerin başında Yüce Türk Milleti gelmektedir. Bu yüce millet, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren dünyaya yön vermekten geri kalmamıştır. Ancak zaman zaman da güçten-kuvvetten düştüğü anlar olmuştur. Yaklaşık son 300 yıllık devreyi bu güçten-kuvvetten düşme devresi olarak tesbit etsek yanlış yapmamış oluruz.
Türk'ün güç-kuvvet kaybettiği devreleri fırsat bilen dahilî ve haricî bedhahlar, Türk'ü yok etme yarışına girerler. Bunu normal karşılıyoruz. Çünkü onlara düşen görev budur. Ancak bizi üzen dahilî ve haricî bedhahlarla birlikte olmayıp da daha doğrusu Yüce Türk Milletinin bir mensubu olduğu, ona gönülden bağlı olduğu halde dahilî ve haricî bedhahların çıkardığı gürültünün tesiri ile farkında olmadan onların ekmeğine yağ süren hüsnü niyet sahibi insanlarımızın olmasıdır. Bunun bir çok örneği bulunmaktadır. Ancak biz, bugünlerde âdeta moda tabir hâline gelen "saygı duyuyoruz ama.." sözü üzerinde durmak istiyoruz.
Bilindiği gibi zaman zaman düğmeye bir yerlerden basılır ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmî ve de gayri resmî müesseseleri devreye girer, bütün gayretleri ile düğmeye basanların tarif ettiği istikamette tavırlarını tesbit ve de hareket ederler. Bunun son örneği 28 Şubat 1997'de "28 Şubat Hareketi" olarak tarihe geçen hâdiseler dizisi olmuştur.
O günden bu güne yaşananları kısaca gözden geçirecek olursak şu manzara ile karşılaşırız.
1)Milletin az çok nefes almasını sağlayan Refah-Yol Hükumeti'ne son verildi.
2)Türk Milletinin asil evlatları, “Cumhurbaşkanı Anayasa Kitabı attı” yalanı ile hem aptal yerine kondu hem de açlığa mahkum edildi.
3)Gece yarısı bildirileri ile gündüz yürüyüşleri ile kısacası alavere-dalaverelerle yeni bir siyasî parti devreye sokuldu. Bu aynı oyunu devam ettirmek için yeni bir senaryonun da devreye girmesi mânâsını taşıyordu.
4)Yeni devirde sürekli olarak askerî cuntalarla Türk Milleti aleyhine geliştirilen teşekküller, adlî sultalara devredildi.
5)Görünen boyutu ile de olsa ilk defa Türkiye Büyük Millet Meclisi, adlî sultalar tarafından ipotek altına alındı.
Bütün bu olup bitenleri tefsir etmek zor değil. Bizim zaten sözün başında da ifade ettiğimiz gibi bugünkü derdimiz, dahilî ve haricî bedhahların yanında olmadığı halde tabir caizse onların ekmeğine yağ sürenlerle ilgilidir.
Türk Milletini yok etmek veya ipotek altında tutmak için oynanan oyunları tasvip etmeyen bu hüsnü-niyet sahibi insanlarımız söze “biz yargının verdiği karara saygılıyız” diye başlarlar “ancak ... kurumumuzu yıpratmamak için” diye devam ederler.
Bununla ilgili size içimizden birinden, yani bizden biri olan ve de benim şahsen çok takdir ettiğim bir insandan (Türk Eğitim-Sen Genel Dış İlişkiler ve Basın Sekreteri Talip GEYLAN) bir örnek vereyim.
Talip Başkanımdan af dileyerek hemen söyleyeyim; niyetim ne kendilerini incitmek ne de onu tenkit etmektir. Sadece genel mânâda yapılan bir hatanın önüne geçebilmektir.
Talip Başkanımız
http://www.turkegitimsen.org.tr/modules.php?name=Kose_Yazilari&file=yazi_oku&sid=270 adresinde yayınlanan başörtüsü üzerinde oynanan oyunları değerlendirdiği “UMUTLAR BAŞKA BAHARA” adlı yazısında Anayasa Mahkemesi hakkında şunları söylemektedir:
“Mahkemenin maksadını ve gerekçelerini yorumlamak istemiyorum. Çünkü bu tür yaklaşımların yargının onurunu rencide edeceğini ve toplumun adalete olan güvenini olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum. Tarafsız ve adil yargı sisteminin güvenilirliliğinin, toplumun tüm kesimleri tarafından hassasiyetle korunması gerektiğine inanıyorum. Tabii ki, bu hassasiyetin en üst düzeyde ve öncelikle, aldıkları kararlarla, yargı mensuplarınca hissedilmesi gerektiğini de belirtmeden geçemeyeceğim tabii ki...”
“Bu tür yaklaşımlar”, maalesef sap ile samanı bir birine karıştırmaktan başka bir şey değildir. Bir çocuk mantığı ile yani basitçe düşünecek olursak kararı veren mahkeme olmayıp yargıç denilen kişilerdir. Dolayısı ile yanlışı dile getirmek “yargının onurunu rencide” etmez; etse etse “yargıcın onurunu rencide” eder. Bu da “Tarafsız ve adil yargı sisteminin güvenilirliliğinin, toplumun tüm kesimleri tarafından hassasiyetle korunmasına” engel teşkil etmez. “Bu hassasiyetin en üst düzeyde ve öncelikle, aldıkları kararlarla, yargı mensuplarınca hissedilmesi” için bu makamlara getirilen kişilerin bu hususiyetleri haiz olması gerekmektedir.
Bu hususla ilgili nihai kelamı Anadolu'dan bir tabirle söylemek istiyorum.
HIRSIZA BAĞ BEKLETİLMEZ!
(04 Ağustos 2008)
Dr. Ahmet AKMAZ